GB’nin önüne değil ardına bak!

     Devlet aklı, iktidar idraki diye bir şey varsa, Türkiye’nin yönetim yapısında, o yapıyı oluşturanlarda, o yapının üstünde iktidar hükmü yürütenlerde yeterince mevcut olduğuna emin değilim. Konumuz, Demokrat Parti’nin üçüncü iktidar döneminde (1957-1960) Başbakan Adnan Menderes imzalı ilk ortaklık başvurusunu dikkate alırsak (31.07.1959) 56 yıldır aklımızdan, fikrimizden ve neredeyse hayatımızdan çıkmayan Avrupa Birliği (AB).

 

   “Eee, ne olmuş” mu diyorsunuz?

     Daha ne olsun! AB yarım yüzyıldır Türkiye’nin hayatından çıkmıyor; Türkiye ise AB’nin kapısından bir türlü giremiyor; kapı duvar! Tek açık pencere, 1 Ocak 1996’dan beri uygulanan 1/95 sayılı Gümrük Birliği (GB) Kararı ki bizim iş dünyası bu mekanizmanın aleyhe çalıştığına ancak 30 yıl sonra uyanabildi; revizyon istemeye başladı.

     Ne var ki, ne devletin aklı ne yıllardır bu ülkeyi yöneten siyasi iktidarların ne de iş dünyasının idrak kapasitesi, AB’nin Türkiye’yi bütün karar mekanizmalarına katılan, bütün hak, yetki ve sorumlulukları paylaşan eşit üye olarak bünyesine almayacağını kavrayabildi. AB olgusu “halk avcılığına” ve “AB böyle istiyor” diye iktidar çıkarlarına ayarlı yasalar çıkarmaya dönük iç politika malzemesi olarak kullanıldı. Hâlâ da öyle…  

 

                                   ÖNCE UÇURUMU GÖR!                                

  

     Buna karşılık AB, Türkiye’den ne istediğini, özelikle ekonomik çıkarlarını optimize etmek için Türkiye’yi “kendine” ne ölçüde “yakın” mesafede tutması gerektiğini çok iyi hesapladı. Politika kararlarını, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) aşamasından itibaren geçirdiği bütün aşama ve yapılanmalarda bu temel hedefine göre belirledi.

   Yanlışı, doğrusu bir tarafa, AB’nin en çarpıcı başarısı “devlet kavramının” gerektirdiği temel karar ve politikaları Fransa, Almanya, İtalya ile “ Benelüks ülkeleri” olarak adlandırılan Belçika, Hollanda, Lüksemburg’un imzaladığı kurucu Roma Antlaşması’ndan (25.03.1957) itibaren değişen şartlara ve üye ülkelerin farklı iktidarlarına rağmen bugüne kadar sürdürmesi ve uygulamasıdır. Türkiye ile AB’yi ayıran en derin uçurum budur!

     Giden gelen siyasi iktidarlar o zamanki AET ile ortaklığı düzenleyen Ankara Anlaşması’nın (12.09.1963) ardından imzalanan Katma Protokol’ün (23.11.1970) şekillendirdiği AB ile ilişki sürecini siyaseten gerçekçi okuyabilseler ve en küçük ayrıntısına kadar değerlendirebilselerdi ,üyelik hayalinin gerçekleşmeyeceği çoktan anlar; AB ile ilişkiler bu dengede kurulur ve yürütülürdü.

     Türkiye’yi yönetenler ve özellikle iş dünyası bırakın AB ile aradaki politik uçurumun mahiyetini bir tarafa, Aralık 1994’te imzalanan GB kararının açık tuzaklarını dahi göremediler. Ülkeyi ve ekonomiyi, yönetimine dahi katılamadıkları GB’nin tuzaklarına teslim ettiler.

 

                               SONRA NE YAPABİLECEĞİNİ DÜŞÜN

     Bugün Türkiye-AB ilişkileri, AKP iktidarı ile Almanya Federal Hükümeti arasında gittikçe sertleşen politik çatışma nedeniyle kilitlenmiş görünüyor. Son olarak Almanya Şansölyesi Angela Merkel, bir süredir gündemde olan GB’nin güncelleştirilmesi konusunu rafa kaldırdıklarını; yanı sıra üyelik müzakerelerinde yeni fasıl açmayacaklarını, üyeliğe hazırlık yardımlarını da “en düşük seviyeye” çektiklerini açıkladı.

   GB’nin güncelleştirilmesi öncelikle Türkiye’nin talebi olarak ortaya çıktı. Çünkü, GB’nin tarafı olan Türkiye karar ve uygulama süreçlerine katılamıyor; AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmaları yüzünden ağır vergi ve rekabet zararlarına uğruyor; üretim ekonomisi yatırım ve dış ticaret üzerinden en azından AB’ye yarı bağımlı. Buna karşılık basit bir vize serbestliğini bile elde edemiyor.

Dolayısıyla GB’nin Türkiye ekonomisinin çıkarları önceliğinde güncellenmesi gerekir.

     AB’nin gümrük birliğini Türkiye’ye karşı sadece ekonomik değil, özellikle Kıbrıs sorununda ve tam üyelik konusunda “siyasi silah” olarak kullandığı da bir gerçek. GB’nin bir de bu yüzü var. Ancak şu da bir gerçek ki; ilişkilerin geldiği noktada akılcı çözüm, iktidarın AB politikasını duygusal, fevri ve iç politikaya dönük tepkilerden uzak tutmasına, diplomatik üslup ve kabiliyeti öne çıkarmasına bağlı.  

   Yoksa, Merkel’in ve hükümetinin Türkiye’ye lâyık gördüğü böyle bir tavır 1923 Cumhuriyeti’ni milli haysiyet ve bağımsızlık temelinde kurmuş bir ulus için kabul edilebilir ve hazmedilir bir muamele değil.

------------------------

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar