Başka bir hâl hayal mi?

   Hükümet, 15 Temmuz 2016’da bastırılan darbe girişiminin ardından ilkini 21Temmuz 2016’da ilân ettiği olağanüstü hâli altıncı kez uzatmaya hazırlanıyor. Türkiye böylece toplam 15 aya ulaşan olağanüstü hâl “hâlinin” altıncı üç aylık dilimine girecek ve bitiminde bu rejim altında 18 ayı doldurmuş olacak. Sonrası, şimdilik belirsiz. Üç ay sonra yedinci uzatmayı da konuşabiliriz

 

     Olağanüstü hâl anayasal bir yönetim biçimi. Ancak, gerek ilân edilme gerekse yürütme şartları belirlenmiş “geçici” bir yönetim biçimi… Kanun hükmünde kararname yetkisi de öyle. Sadece, olağanüstü hâli zorunlu kılan sorun her neyse, o sorunun çözümüne yönelik düzenlemelerle sınırlı olarak çıkarılabilir.

   Ne var ki, bu hâlin 2000’li yıllar versiyonunda, anayasanın çizdiği hukuk çerçevesi dışında bir uygulama söz konusu. Meclis ve Anayasa Mahkemesi (AYM) denetimlerinin işletilmediği, tamamen siyasi iktidar irade ve taleplerine teslim bir süreç yaşanıyor.

   21 Temmuz 2016’dan bu yana çıkarılan 30 kararnameden ancak beş tanesi TBMM’de görüşüldü ve muhalefetin itiraz ve önerilerine rağmen herhangi bir değişikliğe uğratılmaksızın kanunlaştırıldı. İktidar 30 kararname ile olağanüstü hâlin asıl amacını çok aşan sayı ve türde hukuki ve idari düzenlemeleri bu yolla gerçekleştiriyor.

                                     2016 ÖNCESİNDE

     Bizim kuşak (1940’lılar) İkinci Dünya Savaşı şartlarının sıkıyönetimlerini bebeklikle çocukluk arasındaki hâliyle hatırlamaz. Ama, gayrimüslim vatandaşlarımıza karşı 6-7 Eylül 1957’de İstanbul’da tezgâhlanan o utanç verici o yüzkarası saldırı ve yağma kampanyasını izleyen sıkıyönetim dönemini ilk gençlik eşiğinde de olsa yaşamıştır. Üç yıl sonra da 27 Mayıs 1960 darbesinin sıkıyönetim zamanı gelecektir.

   Cumhuriyetimiz bu yönden kadersizdir! Sıkıyönetimlerden, olağanüstü hâllerden başını alamamış, arada çok kısa süreler hariç ekonomik, sosyal, kültürel refahın asgarisi düzeyinde bile rahata erip şöyle derin bir “oooh” çekememiştir! Eh, cumhur da bizler olduğumuza göre, hâlimiz malûm!

     2016 öncesinde yaşanan tarih diliminde kısa bir gezinti, sıkı veya olağanüstü dönemlerin aslında hiç bitmediğini, bitmiş görünse de bıraktığı derin izlerin, açtığı yaraların kapanmadığını görmeye yeter.

   Şeyh Sait İsyanı nedeniyle (1925) çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri dönemi. Ardından İkinci Dünya Savaşı şartlarında CHP’nin tek parti iktidarının; 14 Mayıs 1950 genel seçiminde iktidar olan Demokrat Parti (DP)’nin; 27 Mayıs 1960 darbe rejiminin; 12 Mart 1971 darbesinin ve nihayet 12 Eylül 1980 darbesinin uzun süreli sıkıyönetim ve olağanüstü hâlleri ve nihayet bugüne bakıldığında…

   Türkiyemiz’de lâik demokrasisi, hukuku, temel hak ve özgürlükleri ve çok boyutlu refah hissiyatıyla bir zaman dilimine; bütün bunları sağlamaya azimli, dürüst, gelişkin, “çaplı” bir siyaset kurumuna ve son toplamda bu bileşimin oluşturacağı “başka bir hâle” erişmek artık bir hayalden mi ibaret? İnsan bu duygulara kapılmaktan kendini alamıyor!

 

                                   BÜTÜN ZAMANLARDA

 

   1925 yılından bugüne kadar yaşanan sıkıyönetim ve olağanüstü hâl dönemlerinin faturaları en ağır biçimiyle ifade özgürlüğünden hukuk düzenine, akademiden basın ve diğer medya kollarına kadar geniş bir toplum dilimine kesildi ve ödetildi.

   Çok acıdır: Bu ülkede sivil ve askeri kimlikli siyasi iktidarlar hukuku, basını ve akademiyi her zaman “düşman” bildi. Anayasayı lâfta kabullenip hukukunu tanımayan iktidarlar gördük. İcraatları idari yargıdan dönen iktidarların kararların “arkasından” dolanarak bildiklerini okuduklarını gördük. Akademiyi kendilerine benzetmek için, kafalarına uymayan öğretim üyelerine tasfiye kampanyaları açanları gördük.

     Basın, bütün iç sakatlıklarına rağmen bu tür iktidarların hepsine karşı durabilen başlıca güç olarak öne çıktı ve büyük bedeller ödedi. Bugün de ödüyor. Meslektaşım ve dostum gazeteci Metin Aksoy’un bu bedellerin toplamını verilerle ortaya koyan bir çalışması Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin www.çgdhaber.com sitesinde yayımlanmıştı (7.9.2016.) Verileri oradan aktarıyorum.

   Genç cumhuriyetin Osmanlı döneminden “devraldığı” öldürülen gazeteci sayısı 40. 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu sürecinde kapatılan gazete sayısı sekiz. Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanıp hüküm giyen gazeteci sayısı dokuz. Elâzığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken “pişmanlık” belirttikleri için iktidarca af edilen gazeteci sayısı dokuz.

                                 CANIMIZI DA VERDİK  

 Bu sayılara bakınca insanın “ne iyi günlermiş” diyesi geliyor! Çünkü, Türkiye’de gazeteciyi sadece hapishaneler beklemiyor. Azrail de bekliyor! 1905-1923 arası öldürülen gazeteci sayısı 40 idi.

   1930-1948 yılları arasında 2 gazeteci katledilirken 1974-2015 yılları arasında öldürülen 67 gazeteciyle bu sayı 109’a yükselecektir. Bu arada 6 gazeteci de devlet kütüğüne “kayıp” kaydıyla geçecektir.

   Gazeteciler en büyük can kaybı acısını “çok partili demokrasi döneminde” çekeceklerdir. 1974-1980 arasında 12 gazeteci hayattan koparıldı. Bu sayı 1988-1991 yılları aralığında 7, 1992-2002 aralığında da 36 ile en yüksek seviyeye çıktı.  

   1997-2015 arasındaki toplam 12 kaybı da eklersek, bu ülkede ifade özgürlüğünü, demokrasiyi savunarak işbaşı eden siyasi iktidarların canına okudukları özgürlükleri canı pahasına savunan tek gücün basın kurumu ve gazeteciler olduğunu yüreklerimiz yanarak bir kez daha görüyoruz.

     Türkiye, 2000’li yılların ağır hasarından çıkabilecekse, mesleğimizi lekeleyen, itibarını satan, ahlâkını çürütmeye çalışan gazeteci kisveli parazitlere rağmen, direnen basın kurumu ve canını hiçe sayan gazeteciler sayesinde çıkacak. Bundan kimsenin şüphesi olmasın! Bugün içine tıkıldığımız hâlden çıkış asla hayal değildir!

----------------------

 

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar