Üretimde çağa uymayan…

   Ankara’da şu sıralar asgari ücret tartışılıyor. Bu yazı yayımlandığında açıklanmış olabilir. Haberleri izleyenlerin bilecekleri gibi, bu işin üç tarafı var: Hükümet, patronlar ve işçi sendikaları. Tartışma ilk bakışta bu üç taraf arasında gibi görünüyor. Oysa, görüntüye aldanmayın. Tartışma esas olarak patronlarla işçiler arasında. Arada bir yerde durmaya çalışan hükümet kanadının işiyse, zor. İki sebeple:

 

   Bir, İş dünyası, her zamanki gibi, bütün kanatlarıyla ücretin anlamlı ölçüde artırılmasına karşı çıkıyor. İki: Ülke, büyük ve ağır sorun dalgaları arasında, sonuçlarını bugünden kimsenin net göremeyeceği zorlu bir seçim sürecine doğru gidiyor.

   İktidar bu koşullar altında, potansiyel oy artışı hesabıyla işçilerin talebine yakın durmak istese bile -ki sanmam- iş dünyasının baskısı artı ekonomik durumun frenleyici etkisi, anlamlı ücret artışına ağırlık koymayı engeller. Asgari ücret tartışmasının görünür yüzü bu.

                              

ASGARİ ÜCRETE TAKILI KALIR  

    

   Sözlükler asgari ücreti şöyle tarif eder: Çalışanın ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayarak insanca yaşamalarına imkân sağlayan ve işveren tarafından ödenmesi zorunlu olan en düşük ücret düzeyi.

     Demek ki neymiş; asgari ücret çalışanın ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayarak “insanca yaşamalarına imkân sağlayacak” en düşük düzeyde olmalıymış. Bir zamanlar asgari ücretin sadece çalışanı kapsadığını söyleyen cahiller vardı.

     Bu “teknik” cehalet belki kişisel düzeyde kaldı, uygulamada doğru tarif geçerli oldu. Ama işveren algısı temel ihtiyaç kavramını her zaman aileden soyutladı, “köle ücretini” yeterli buldu. Savunmasını bu hat üstünde kurdu!

     İşveren algısı savunmasını ikinci hatla “tahkim” etti: Asgari ücreti toplam üretim maliyeti içinde ilk sıraya yazdı. Rekabet gücü ölçütünü de buna göre belirledi. Asgari ücret mikro maliyet hesabını şaşırtacak seviyeye çıkarsa, üretim maliyeti artar, rekabet gücü düşerdi!

  

İNSANCA YAŞAMI UMURSAMAZ

 

     Bu ülkede “insanca yaşamak” ne anlama gelir, ne demektir? Bir insan ailesiyle birlikte temel ihtiyaçlarını “insanca yaşama” seviyesinde hangi asgari ücret seviyesinde karşılayabilir?

     Ailesiyle birlikte İnsanca yaşamanın temel ihtiyaçları ne dir? Barınma, beslenme, sağlık, eğitim… Başka? Kültürü, sanatı, sinemayı, tiyatroyu vb. ekleyelim mi? Kendimle dalga geçtiğimin farkındayım! Önemli değil. Ama, ilk dört asgarisi ve azamisiyle yaşamın olmazsa olmazı değil midir?

     İşçi konfederasyonlar hesaplıyor; dört kişilik ailenin sadece beslenme gideri bugünün fiyatlarıyla ayda yaklaşık 1, 500 lira. Gerisini saydığında fatura 5 bin liraya fırlıyor. Buna da yoksulluk sınırı deniyor.

     Bu ülkede yaklaşık toplam 28 milyon kişilik istihdamın resmi tahminlere göre 10 milyonu asgari ücretle çalıştırılıyor. Bunların yarısı ortalama üç kişilik aile olsa, 15 milyonluk bir kitleyi oluşturur. Yetmedi: Bu ülkede 40 milyonu aşkın kişi yoksulluk sınırının altında, yoksulluk sınırında veya yoksunluk hâlinde yaşıyor.

     Böyle bir tabloda, ülkenin iş dünyası, siyasetçisi dahil, iktidar tabakasını oluşturan kişi ve kuruluşlar, vicdanları sızlamadan, bin 400 liralık ücreti üç kuruş artırmanın ekonomiye yükleyeceği zararı hesaplıyor!

     Ama, şunu hiç akıl edemiyorlar: Ekonomiler esas olarak iç tüketimle çalışır. Tüketim gelir düzeyiyle birer bir ilişkilidir. Geliri artırırsan iç pazarı büyütürsün. Satışını, cironu, hasılatını, gelirini artırır, ödediğin ücreti fazlasıyla geri alırsın.  

                      

 PATATES EKONOMİSİYLE YETİNİR

 

   Yüksek öğrenime başladığımız ilk yılın ilk derslerinden biri “iktisada giriş”ti. Hocamız dersin temel sorusunu şöyle sormuştu: Kaynakları nasıl kullanmalıydık; top üretmek için mi, tereyağı üretmek için mi? Yani, silah mı, refah mı? O zaman diliminde iktisat biliminin kafa yorduğu mesele buydu. 1960’lı yılların başından söz ediyorum.

   Bugün 2000’li yılların ilk çeyreğine sekiz yıl kaldı. İktisat biliminin temel sorusu temelden değişti, Türkiye ekonomisini yürütenleri kafası değişmedi. Yaşadığımız zaman diliminin sorusu şu: Kaynaklarımızı nasıl kullanmalıyız, patates cipsi üretmeye devam için mi, bilgisayar çipi üretimine geçmek için mi?

   Bizim iş dünyası doğal kaynak-düşük teknolojiye dayalı “sanayi” kafasıyla maliyet yükünü “köle ücretiyle” çalışanın sırtına vurarak, küresel piyasalarda fazla para etmeyen sıradan tüketim ürünleri üreterek bizleri avutuyor! Kendileri avunmuyor; çünkü iyi para kazanıp çok iyi yaşıyorlar.

   “Herkese Bilim Teknoloji” dergisini okuyorsanız, tavsiye ederim. Cuma günleri çıkıyor ve okuyanın önünde ufuk açıyor. 22 Aralık 2017 tarihli 91’inci sayısında Bayram Ali Eşiyok’un “Üretimde Ana Sorun, Patates Cipsi mi, Bilgisayar Çipi mi? başlıklı yazısı, Türkiye ekonomisinde, özellikle sanayide maliyet sorununun üç kuruşluk asgari ücretten değil, sanayicinin vasatı aşamayan zihniyetinden; düşük katma değerli patates cipsini daha kolay ürettiği için yüksek katma değerli bilgisayar çipine yanaşmamasından kaynaklandığını ortaya koyuyor.

     Eşiyok, patates cipsini benzetme/metafor olarak kullanıyor ama gereği görmek isteyenler için TV kanallarında kurabiyeden, patates cipsinden, bisküviden, çikolatadan, giysiden, kozmetik ıvır zıvırdan, konut inşaatlarından geçilmeyen reklamlar var. Reklam deyip geçmeyin; ekonominin çapı neyse ekrana yansıyan gerçeği de büyük ölçüde o dur!

------------------------

 

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar