Gazeteci mağdurdan uzaklaşırken…

   Başlıktaki “meseleye” girmeden önce o’nu yaslayacağımız bir “bağlama” ihtiyaç var.   Meslektaşımız Ümit Kıvanç’ın “O Meslek Bunalımda” adlı kitabını okurken altını çizdiğim bölümlerden biri “Normal insanlardan uzaklaşma” başlığını taşıyor.

 

   “Normal insan” kim? Memleketin sıradan insanları, bizler, sizler, onlar, hepimiz! Başka bir tanımlamayla iktidar kavramının kapsadığı bütün hayat alanlarında, “muktedirlerin” bir veya birkaç “tık” altında sınıflananlar.

   Daha da başka bir tanımlama da şu olabilir: Bir memlekette iktidar kavramının kapsadığı bütün hayat alanlarında muktedirlerce “mağdur” edilenler. Çünkü, nerede iktidar, nerede muktedir varsa, oradaki temel hakikat normalin mağduriyetidir!

   Peki, gazeteci bu denklemin neresinde duruyor? Normal insanın, mağdurun, gerçeğin, hakikati aramanın yanında mı, yoksa… iktidarın, muktedirin yanında mı?

 

                               NORMAL İNSAN DIŞLANIYOR

  

   Andığım bölümden öğreniyoruz: Almanya’da 1990 ile 2005 yılları arasında yapılan bir araştırma, “tarafsız ve titiz habercilik yapmak, gerçeği olduğu gibi anlatmak” istediklerini belirten gazetecilerin, iş “yanlışları eleştirme, kamuyu ilgilendiren konularda normal insanların görüşlerini de yansıtma, halkın mağdur kesimi yararına çalışma”ya gelince, yan çizmeye başladıklarını ortaya koyuyor.

   Hayata, olaylara, olgulara, verilere normalin; yani muktedirlerce mağdur edilen sıradan insanların… yani, emekçinin, işçinin, işsizin, yoksulun… yani, ister cinsiyet, ister din, ister mezhep olsun, muktedirlerce dışlanan her tür azınlığın tarafında durarak bakmak gibi tartışılmaz mesleki sorumluluk altındaki gazeteci normali dışlarken kendisini ve mesleği “anormalliğin” dibine sürüklüyor.

   Gazetecinin “normal insan” ile araya mesafe koyması basın-medya kavramı açısından küresel bir mesele. Nitekim, “Batı’da gazetecilerin çoğunluğu daha 1990’larda toplumun mağdur kesimi adına bir şeyler yapma kaygısından uzaklaşmış, 2000’ lerde bu eğilim giderek güçlenmiş, … normal insanlarla bağı kopmuş.”

    

                             EKONOMİ BASININ HÂLİ

   Türkiye’de, 1980’li yıllardan itibaren “medyalaşma” sürecine giren ve değişim bahanesiyle meslek kimliğini, kişiliğini, sorumluluklarını, halka karşı yükümlülüklerini hızla yitiren basın da aynı bunalımı yaşıyor.

   Toplumun mağdur kesimlerinden uzaklaşırken, başta siyasi iktidar olmak üzere, iktidarın her türlüsüne yaklaşacak; hatta onlarla “dil birliğine” varacak ölçüde bütünleşiyor.

   İktidarın her türlüsü içinde bir “güç alanı” olarak ekonomi ve iş dünyası da yer alıyor. Gazetecinin, kendi içinde mesleği “muktedire fahişelik” düzeyine indirgeyen zihniyetle çarpışarak başa çıkılabileceği iş dünyasının dayandığı sermaye gücü basını avucuna alma süreci 40 yıla yaklaşıyor.

Ekonomi basını kavram, kurum ve uzman gazetecilik olarak bu sürede doğdu, serpildi, gelişti. Ama, aynı zaman dilimi ekonomi gazeteciliği açısından ”hayırlara vesile” olmadı!

   Özellikle “ana akım” denilen gazete grubunda 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren yaşanan “sermayeleşme-medyalaşma” dönüşümü ekonomi gazetecisini de dönüştürdü. Normalden kopardı, toplumun mağdur kesiminden uzaklaştırdı. Ve, kitabını büyük bir ilgiyle okuduğum meslektaşım Kıvanç’a şunları yazdırdı:

   “Turgut Özal’ın. 12 Eylül darbecileri tarafından kaç defa kapatılan Cumhuriyet’e Babıâli’nin Pravdası demesi [Cumhuriyet o devirde de siyasi iktidarın hedefindeydi] bir nevi simgeydi. Esas simge, şüphesiz ekonomi sayfalarından işçilerin kovuluşuydu. Sanayi var, sanayici var, işçi yoktu görünürde. Banka sahibi var, banka var, çalışanları yoktu.”

   Hâla yoklar. Sadece bu kesimler değil ekonomi oligarşisinin mağdur ettiği hiçbir kesimin dertleri, sorunları, görüntüleri, düşünceleri yok. Ekonomi gazetecisi sorgulayıcı, eleştirici, olayın arkasındaki gerçeği araştırıcı gazetecilik bilincini yitirdi. Daha ne olsun!

-----------------------------

 

 

 

 

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar