Medyanın köşelerinde…

     Eskiden “gazeteci” vardı, işi zaten yazmaktı. Sonra, “gazeteci-yazar” diye bir şey çıktı. İşi zaten haber yazmak, yazı yazmak olan gazetecinin “yazarı” da ne ola ki, demeye kalmadı, “köşe yazarı” diye bir şey daha çıktı!.

 

 

Çıkış o çıkış!


Gazetecilikle uzak yakın mesleki ilgisi olmayıp bambaşka âlemlerden “torpil” yoluyla gazete “köşelerine” atlayan, çoğu basit bir cümleyi doğru kurma bilgi ve becerisinden yoksun kadınlı, erkekli “yazarımsıları” mı ararsın…

Yoksa…Gazetecilikte muhabirlikten başlayarak emek ve kalem eskitmiş olup da, yaşı biraz kemale erdiği ve sırf bu nedenle “kovmak” ayıp kaçacağı için patron tarafından “köşe yazarlığına” atanmışını mı…

Meslekte oluşan bu kesimin “ahkâm erbabı” zaman içinde âdeta bir “müesseseye” dönüşerek, istisnasız her gazetede üstelik birden fazla sayıda “köşeyi” geçici tapuya bağladı.
Tapular geçici; çünkü, basın sektörüne sermayesiyle giren, çok şirketli, çok iş bilir, çok para kazanımlı ve büyük ihtimal basınla ilişkisi gazete okuru olmanın ötesine geçmeyen patron tipi kaderini siyasi iktidarın başındaki kişiye ve güdümündeki etkili çevre her kimlerden oluşuyorsa o güce bağladığından, köşe yazarının “yazma özgürlüğü” de iktidar sahiplerinin yüz ifadelerine göre belirlenir oldu.

Kim tarafından?

Ya, “oto sansür” baskısıyla “köşe yazarı” tarafından… ya da iktidarın başındaki her kimse, oradan gelen “kaş çatma” veya açık tehditle, patron yahut onu temsilen, gazeteci künyeli genel yayın yönetmenleri tarafından…

GAZETECİLİK YİTİP GİDERKEN



Değerli meslektaşımız Ümit Kıvanç bir kitap yazdı; “O Meslek Bunalımda: Gazeteciliğin Kendine, Neoliberalizm ve Sanal Âlemin Basına ettikleri”ni 182 sayfada anlattı. (*)
Peki, Kıvanç mesleğimizin yakıcı meselelerini 63 başlık altında didik didik etmişken ben neden lâfa köşe yazarlığından başladım? Köşe yazarlığı konusu benim de takıntım da ondan.

Evet, takıntım! Yıllarca çalıştığım ekonomi basınında muhabirlik yıllarından sonra yöneticilikle birlikte köşe yazarlığına atandığımdan itibaren yaptığım işin mesleki anlam ve okura katkı bakımında bir işe yarayıp yaramadığını sorgulayıp durdum.

Kendimi ne “köşe yazarı” olarak konumlandırdım ne de mesleki bir tatmin hissettim. Olsa olsa yorumcuydum! Bu nedenle, bana verilen “köşede” yazdıklarımı, ekonomik konuları yorumlamak, gazeteci gözüyle eleştirmekle sınırlı tuttum.

Buna rağmen özellikle 1980’li yıllardan itibaren, başta muhabirlik müessesesini tahrip ederek, siyasi iktidarın güç odaklarına “bağımlı” köşe şöhretleri yaratan ve böylece gazeteciliğin ruhunu yok eden bu yozlaşmayı imkân bulduğum her ortamda eleştirdim.

Bugün gelinen noktada, bu ülkenin, halkın onca ağır sorunu varken, kendini “ana akım” diye konumlandıran ve 80 milyonluk ülkede en yükseği ortalama brüt 300 bin tirajlı iki gazetenin “ego patlaması” hastalığına yakalanmış “şöhretli” köşe yazarları, “ilgi orospuluğu” diye adlandırdıkları kişisel ego yarışını “gazeteci” kisvesi altında seviyesiz bir tartışmayla okurların önüne atabiliyorlarsa… (Bkz: Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 10.10.2017.)

BAKALIM KÖŞE YAZARLIĞI NEYMİŞ

Ümit Kıvanç kitabında [[s. 83-89.] bu müesseseyi “Köşeyazarı: Gazeteciliğin inkârı” başlığı altında inceliyor ve bakın ne diyor: “Köşe yazarı için her şey söylenebilir, lâkin onun biyonik kadın/adam olması gerektiği sanırım tartışılamaz. Zira köşe yazarı dünyada ve Türkiye’de o gün veya herhangi bir gün olmuş veya olabilecek herhangi bir olay hakkında kafasına eseni söyleyebilecek bir imtiyazlı makam sahibidir. Olanı aktarmak gibi bir yükümlülüğü yoktur, olacaklara dair kehanetlerini, temennilerini, olsun olmasın istediklerini olguların analizine dayalı öngörü kılığında ortaya sürebilir.”

Başka neler yazabilirmiş köşe yazarı?

Kıvanç’tan devamla: “Veya ailesinden, köpeğinden, yaşantısının hiçbirimizi hiç ilgilendirmeyen ayrıntılarından söz edebilir” miş!
Köşeleri bilgiye dayalı analiz amaçlı kullanmaya çalışan bir kaç istisna dışında, çoğunun “babadan kalma çiftliğe” çevirdiği bu “müessese”nin Türkiye’den başka örneği var mı?

BENZERSİZ BİR TÜR

“Basının gelişmiş, oturmuş olduğu ülkelerde kimse akıl edemediği için tesis de edemediği bu seçkin kurum, muhtemelen en seçkin ve imtiyazlı hâliyle Türkiye’de var: üstelik basın veya gazetecilik dendiğinde, hattâ tartışma, fikir, siyaset, güncel olay vs kavramları ağzı alındığında ilk akla gelen merci o!”
Kıvanç’ın kitabını tanıtmak amacıyla oturduğum yazı masasından “köşe yazarlığı takıntısıyla” kalkmak istemezdim. Çünkü, meslek belki tarihinin en ağır bunalımını yaşıyor. Sorunlar yakıcı, gazetecilik her zamankinden daha güçlü cesareti gerektiren bir iş hâline geldi. Yozlaşma hızla “çürümeye” dönüşüyor. Kitapta bunların ayrıntılı cevapları var.
Ama, bir şey daha var ki, çürümenin “içimizden” başladığını gösteriyor:
“... gazeteciliği ve basın kavramını, ‘medya sektörü’ne dönüştürülüveren iş alanında yozlaştırıp rayından çıkaran medya patronları ve yöneticileri, kendi kendilerini pop yıldızları ya da çürük meyve kakalayan manav hâline getiren gazeteciler bizzat mesleğin bunalımının müsebbipleri arasındadır.” Yetmez mi?
-------------------------
(*) P24 Medya Kitaplığı yayını. Haziran 2017.

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar