Atatürkçülük süreci

30 Ağustos’la ilgili yazımı “Bugünkü dünya şartlarında Atatürkçülüğe aynen dönmek imkânsızdır; Ama Atatürk’ü suçlamak gibi bir cahilliğin de ortadan kaldırılması gereklidir” yargısıyla bitirmiştim.

Bu değerlendirme, içinde yaşadığım CHP’ye yönelttiğim “Salt Altı Ok’la 1950’den beri Demokrasi ortamında seçimlerde tek lider parti olabildi mi?” sorusunun gerekçesiydi?…

Bu tabii ki Ata’yı asla tamamen dışlamak değil, ama 80-90 yıl öncesinin şartlarında  oluşturulan ilkelerin, günümüzün dünya şartları içine tam yerleşen Demokrasi ortamında, aynen tekrarının geçersizliğinin de kabulüdür. Tekerrürcülükten kaçınmak gereğini de. Ölümünden önce orduya yönettiği mesajda özellikle cumhuriyetin korunmasıyla görevli olduklarını hatırlattığı bilinir. Yine de 1960 sonrası darbelerini yönetenlerden de yeni şartlara uygun değerlendirmelerle çizgisinden çıkıldığı… Atatürk heykelleri ve stadlardan isminin kaldırılmasıyla “2023 Osmanlı” hedefine dönüştürüldüğü de…

15.Temmuzda ordu içinden FETÖ’cülüğün ortaya çıkması ise, durmadan eleştirilen Atatürkçülük yerine “Kemalizm”in gündeme oturmasına yolu açarak yeni bir düşünce yarattı.

Erdoğan “Fetöcüleri “Kanser hücresi gibi kazıyıp kurutacağız” dedi ama, Fetö’nün yerine bir sürü cemaat kendi seslerini yükseltmeye yöneldiler. Bu ortamda Türk bayrakları ve Ulu Önder’in resimleriyle devam ettirilen mitingler inanılmaz bir yoğunlukla bütün ülkeyi sardı. Bu sözcüğün artarak yerleşmesi yeni bir yapılanma  tutkusunu gündeme getiriyordu. Unutmamak gerekir ki O’nun mirasını tarihten silmeye kalkışanlar arasında sadece dinciler, sermayeciler  yoktu. Soldan bile özenenler çıkmıştı.

Bu ortamda “Atatürkçü Düşünce Derneği” Başkanı Tansel Çölaşan “En değerli ortak paydamız onun laik ve demokratik düşüncesidir” dedikten sonra Gençliğe Hitabesi’ni anımsattı: “Birinci vazifen Türk bağımsızlığını, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.”

Okul çocuklarının “Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” andı da Arapça öğrenmesi istenenler arasında unutulmaz oldu.

İZM’CİLERDEN  AYRILIŞ

Büyük liderin tıpkı her şeyden önce, daha ilk kez kurulmuş olan Türkiye’nin ve Cumhuriyeti’nin yaşatılmasını şart koşması doğaldı. Buna karşılık yüz yıla yaklaşan oluşumlar sonucunda bütün dünyanın çok farklı bir yapı üzerine yerleşmesinin ülkedeki yaşamı da kökünden değiştirmesinin bireyler üzerindeki etkisini dikkate almamak mümkün mü?.. Örneğin, solcu akımın savunucusu Sovyetler ve onlara katılan Çin bile salt serbest piyasacı yarışına katılmışken Türkiye ne yapabilirdi?...

Unutmamak gerekir ki FETÖ’cüler bile dine dayalı akımı müthiş bir para piyasası sistemini yerleştirmek için araç kullanıyorlardı…  

Bu ortamda hâlâ İslamcılık oyunu oynayan ve bunu uluslarüstü sermayenin desteğiyle yürüten kesimin bile ortalığı karıştırmaya devam ettiği görülüyor. Yeni bir toplumsal yapıya,  bireyi özellikle çalışma imkânlarını kazandıran haklardan uzaklaştırmaya çalışıldığı da kesin. Türkiye’deki sermaye üzerinde sadece Avrupa ve ABD’nin değil, Arapların da ne derece etkili olduğunu bilmeyen var mı?

CHP’nin Atatürkçülük ve Altı Ok tutkusuna rağmen neden bir türlü toplumda en üste çıkamadığını tekrarlarken bir diğer örneğe de yöneleceğim… Nüfusunun en büyük kısmı çalışan ve işçilik yapandan oluşan Türkiye’de neden bu kesimin de doruğa yerleşemediğini unutmamak gerekiyor… Hatta İşçi Partisi’nden “Vatan Partisi” ne geçip solculuğa yeni bir kimlik kazandırmağa çalışanlar neden tam etkisiz kaldılar???

Açıklamayı Atatürkçülük’ten Kemalizm’e dönüşümde aramak gerekiyor. 20. Yüzyıla girişten itibaren dünyada devrimci hareketler “İzm” eklemesiyle sunulurdu… Sanat ve kültür oluşumlarında Empressiyonizm ilgilenenleri etkileme deyimiydi. Yeni siyasi akımlar başlayınca bunlar da “izm”li oldular: Sosyalizm, Komünizm, Faşizm, Nazizm gibi…

Mustafa Kemal’in dünyaca hayranlıkla izlenen devrimciliği ise “Kemalizm” diye anılıyordu. Ancak dünyada içe kapanarak yarışa girenlerin çıkarcı girişimlerine karşılık demokrasiye yönelme yanlısı olduğunu bile saklamamıştı. 1930’da Serbest Fırka’ya destek vererek çok ve karşıt görüşlü parti denemesi yaptırmıştı. Henüz on yılını doldurmamış toplumun yeteneksizliği fark edilince vazgeçilmişti. 1934’de soyadı kanunu çıkıp Atatürk ismi yakıştırılınca da yaşanan ortam Atatürkçülük’e bağlanmıştı. Nitekim CHP demokrasi amaçlı çok partili sistemi başlatınca da “Sosyal Demokrasi” ilkesi bile benimsenmişti.

Yeni yapılanmaya sebep ve örnek gösterenleri gelecek yazımda sunacağım.

 

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar