Suudlar bölgede “hır” çıkartmaya uğraşıyorlar

Beyrut’ta 3 Haziran günü Lübnan Başbakanı Saad Hariri konuğu Fransa Kültür Bakanı Françoise Nyssen ile öğle yemeği yerken telefonla arandı.

 

Yemeğin ortasında konuğundan özür dileyip kalktı ve bir kaç saat sonra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da ortaya çıktı. Başbakanlıktan istifa ettiğini açıkladı. O günden beri de Lübnan’a geri dönemedi. Hem Suudi hem de Lübnan vatandaşı olan Hariri’nin istifa ettirilmesinde gittikçe güç kazanan İran yanlısı Şii Hızbullah’a karşı yeterli derecede karşı koyamaması olduğuna inanılıyor. Hariri’nin “Suudiler” tarafından tutulmasının nedeni bu kadar basit değil. Son haftalarda bölgede olup bitenlerin doğal bir sonucu. Suudi Arabistan’da yönetimi eline aldığı anlaşılan veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) veliahtı Muhammed bin Zayed ile birlikte İran’ın bölgede artan etkisine karşı köklü önlemler almayı kararlaştırdıkları görülüyor.

Bilindiği gibi Suudi Prens Muhammed bin Salman ülkesindeki multi-milyarder iş adamları ve prensleri lüks bir otele kapatmış, Japonların yapay zekalı robotu Sophia’ya Suudi vatandaşlığı bahşetmiş, ‘ılımlı İslam’ açıklaması Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bile tepkiyle karşılanmıştı.

Lübnan’a fiilen savaş ilânı anlamına gelecek biçimde Suudi vatandaşlarının bu ülkeden ayrılmaları ihtar edilmiş, bu ülkeye yapılan para yardımları da kesilmişti.

İki Muhammed, yani Bin Salman ile Bin Zayed, Bağdad, Şam, Gazze ve şimdi de Lübnan’da İran’ın stratejik etkisini artırdığı, hatta Yemen, Bahreyn, Abu Dabi ve Dubai’de bile köprü başı tuttuğu kanısındalar. Böylece İran’ın denetiminde Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Tartus limanına kadar uzanan koridoru ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmak kararlılığı içindeler. Tartus’taki Rus deniz üssünü de hesaba katmış olmalılar.

Ne var ki, askeri güçlerinin buna yetmeyeceğinin bilincinde olduklarından bu işi başkalarına yaptırmayı yeğlemektedirler. Bu iş için ideal adaylardan birisinin ABD tarafından da desteklenen İsrail olduğu açık. Son günlerde İsrail Başbakanı Netanyahu başta olmak üzere, bir takım İsrailli komutanların ülkenin kuzeyinde Lübnan ve Suriye sınırında Hızbullah ile çatışma olasılığından söz ettikleri görülüyor. Ama Hızbullah’ın Suriye ve Irak’ta cihatçılara karşı yıllardır süren savaştan hem daha deneyimli hem de daha iyi donanımlı olarak çıktığını Batılı uzmanlar bile kabul etmekte. ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro da İsrail’i Suudiler adına Hızbullah ile çatışmaya girmenin riskleri konusunda uyarıyor. Yazdığı bir değerlendirmede şöyle diyor: “Suudilerin Lübnan’da İran’a karşı bir durum yaratmak için İsrail ile Hızbullah arasında savaş çıkartmayı denemeleri mümkündür. Ama İsrailli liderlerin Riyad’da oturan müttefiklerinin manevraları ile zamansız bir çatışmaya itelenmemek konusunda dikkatli davranmaları iyi olur.”

Suudi’leri “adam kaçırmakla” suçlayan Beyrut’taki Lübnan Üniversitesi profesörlerinden Amal Saad ise bu davranışın sonunda Hızbullah’a yarayacağını ileri sürüyor. Lübnan anayasasına göre cumhurbaşkanları Hristiyan, başbakanlar ise Müslüman toplumlarından seçilmek zorunda. Lübnanlı Sunni Müslümanların en az yarısının Hariri’yi desteklediklerini söyleyen Prof. Saad, “Hariri’yi kaçırmakla Sunni toplumunu lidersiz bırakmış oluyorlar. Böylece Sunniler siyaset sahnesinden çekilmiş oluyor. Bundan tek kârlı çıkacak partinin Hızbullah olduğu açık,” diyor.

Prof. Saad’a göre ABD’nin Lübnan’da İran’a karşı askeri bir harekat yapması olası değil. Bu durumda veliaht prenslerin İsrail dışında bir kaç müttefik daha bulmaları gerekiyor anlaşılan.