Bu işlerde bir yanlışlık yok mu?

 Genç meslektaşımız İsmail Saymaz’ın son kitabı “Türkiye’de IŞİD” bölük pürçük bildiğimiz ama bu yüzden de akılda tutamadığımız bir çok bilgiyi bize derli toplu bir biçimde sunuyor. Saymaz’ın her zaman yaptığı gibi kitaptaki IŞİD ile ilgili bilgiler, yargı belgeleri, birinci elden tanıklılar gibi tartışmasız kaynaklara dayanıyor. Kitabın insanı hayretler içinde bırakan yanı da zaten bu yargı süreçleri.

 

IŞİD’in canlı canlı yakarak infaz ettiği iki Türk askeri haberlerinin mürekkebi daha kurumadı. Saymaz kitabında bu olayla ilgili şu bilgileri veriyor: “Askerleri infaz edenler Hasan Aydın, Muhittin B. ve Talip A. adlı IŞİD’çi Türklerdi. Hasan Aydın, Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen El Kaide davasında İlhami Balı ile yargılanmıştı. İddianamenin sekiz sanıklı listesinde Balı birinci, Aydın ikinci sıradaydı... Aydın 2 Nisan 2012’de Balı ile birlikte tutuklanarak cezaevine kondu. Balı’dan üç ay sonra 3 Aralık 2012’de tahliye oldu. Serbest bırakılınca IŞİD’e katıldı. 2015’de askeri malzeme ve bir ‘drone’ taşıdığı minibüsle Hatay’dan Suriye’ye geçerken yakalandı. Tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.”

Bu arada İlhami Balı’nın da 2011 yılından beri telefonlarının dinlendiği, sınırdan yüzlerce cihatçıyı Suriye’ye geçirdiği de polisin bilgisi dahilinde. Balı’nın 1 Eylül 2015’de sınırda jandarma onbaşısı Yusuf Beylem’i şehit eden kurşunu sıkan kişi olduğu da biliniyor. Türkiye Balı’yı şimdi Kırmızı Bülten ile Interpol aracılığıyla arıyor.

“Türkiye’de IŞİD” kitabında benzer olayların, yani yakalanıp salıverildikten sonra onlarca cana kıyan cihatçıların örnekleri çok. Örneğin Şanlıurfa karayolunda 24 Mart 2014’de rutin polis denetimi sırasında yakalanan üç kişinin üzerlerinden çıkan hard disk ve flaş bellekte Suriye’de PYD’li olduğunu iddia ettikleri kişiyi infaz ederken ve ellerinde siyah IŞİD bayraklarıyla askeri eğitim alırken çekilen görüntüler vardı. Bu üç kişi, “IŞİD’in Gaziantep’teki liderlerinden Ahmet Güneş ile eylemci kanattan Yunus Durmaz’ın ağabeyi Ökkeş Durmaz’dı. Suriye’de eğitim aldıktan sonra Gaziantep’e dönmek üzere yola çıkmışlardı. Aracı kullanan ise Kilisli Mustafa Delibaşlar’dı.”

“Güneş ve iki arkadaşı yaklaşık yedi ay cezaevinde tutulduktan sonra 30 Ekim 2014’te bırakıldı. Adli kontrol şartıyla tahliye edilen üç kişi soluğu Suriye’de aldı. Dava 22 Ekim 2015’te bitti. Yalnızca Güneş’e ‘yasadışı örgüt üyeliği’ suçundan, iyi hal indirimi yapılarak altı yıl üç ay hapis cezası verildi. Durmaz ve Delibaşlar ise suçsuz bulundu.”

5 Haziran 2015’de Diyarbakır’da HDP’nin seçim mitinginde dört kişinin ölümüne yol açan bombayı yerleştiren Orhan Gönder Gaziantep’te bir apartman dairesinde yakalanmıştı. Daireyi kiralayan Mustafa Kılınç’ın peşine düşen polis 14 Haziran 2015’te Suriye sınırına hareket etmek üzere olan bir araçta şüpheliyi yakaladı. Ancak araçta iki de yabancı vardı. Bunlardan biri Belçika doğumlu İbrahim Bakraoui diğeri ise Almanya doğumlu Samir El Amri adlı Kuzey Afrika kökenlilerdi. Bakraoui ile Amri sınırdışı edildiler. “Yedi ay sonra İbrahim Bakraoui ve kardeşi Halid Brüksel’i kana buladılar. İbrahim Zaventem hava alanında, kardeşi Halid de metro istasyonunda üzerindeki bombaları patlattılar. En az otuz dört kişi öldü ve ikiyüz altmış kişi de yaralandı.”

Saymaz’ın kitabında tüm bunlara benzer daha çok örnek var. Suruç ve Ankara katliamlarını yapan Alagöz kardeşleri polisin izlemekte olduğu ama “eylemde bulunmadıkları için” hiçbir şey yapılmadığı, yakalanan cihatçıların salıverildikleri gibi birçok örnek.

Saymaz’ın kitabını okurken akla gelen ve hiç de çıkmayan soru ise şu: Bütün bu gerçek, eli kanlı teröristler Türkiye adalet sisteminden paçalarını üç, dört hadi bilemediniz yedi sekiz ayda kurtarırlarken, bir yılı, iki yılı, demir parmaklıklar arkasında tamamlamış gazetecileri – isimlerini artık herkes biliyor – hâlâ özgürlüklerinden yoksun bırakmaktaki ısrarı nasıl açıklamalı? Ya da istenen ömür boyu hapis cezalarını, tecritleri, tahditleri nasıl açıklamalı?