Kendine Açılan Göz

İç görü kavramıyla otuzbeş yaşımdan sonra tanıştım. Kelime anlamını kastetmiyorum.

 

Hayatımda anlaşılır ve kullanışlı hale gelmesinden söz ediyorum. İç görü kendi duygularını, kendi kendini anlayabilme yeteneğidir. Bizim kültürümüzde kıymet görüp desteklenen bir beceri değildir. Bunun yerine ters giden şeylerin sebebini ağırlıklı olarak dışarıda ararız. Anlaşılmadığımızı, desteklenmediğimizi, sevilmediğimizi, engellendiğimizi düşünürüz. Düşünmekle kalmaz buna inanır, sıkı sıkıya bağlanırız. Milletçe içinde bulunduğumuz ruh haline bakarsanız, bunun toplumsal bir yansımasını görebilirsiniz: Herkes haklı, rakipleriyse yalnızca haksız değil, aynı zamanda kötüdür. Tüm dünya bize karşıdır. Hep bir didişmemiz vardır: İçeride ve de dışarıda. Biliyorum coğrafya müsait ama kabul edelim ki bünye de müsait. Dertleşmek, diye bir müessese vardır memlekette -şu sıralarda meydanlarda topluca yapılıyor- : Bizim ve destekçilerimizin hep haklı, diğerlerininse insafsızca kötü olduğu. Dost sohbetlerinin yüzde doksanı bu eksende döner. Kızım bana yaşadığı bir sıkıntıyı anlattığı zaman, olaydaki sorumluluğunu ona hatırlatmamdan hiç hoşlanmaz. Hatta çok kızar. “Sen ne biçim annesin, arkadaşlarım hiç senin gibi değil” der.
Bilirim, arkadaşları onu sonuna kadar haklı bulup destekleyecekler; o bir söverse, arkadaşları on sövecekler. Bilirim çünkü biz de öyle yapardık. Ve yine bilirim ki sözde rahatlayıp içimizi döktüğümüz bu kahır seanslarının bizi götürebileceği tek yer vardır: Çukurun dibi. Hayatımın “kendini izah etme dönemi” diye tanımladığım bir kısmı var. Rahat bir on yılımı yemiştir. Neyin neden olmadığını veya olamadığını, suçun hangi sebeple kimde ya da kimlerde olduğunu hiç durmadan açıkladığım bir dönemdir o. İleri boyutlarında bu iş, evde kendi kendime konuşmalara kadar varmıştı. Hem de yüksek sesle. Söyleyemediklerimi içimde kalanları hayali seanslarda muhataplarına açıklıyordum. Onlar hiçbir bir zaman işitmediler sözlerimi zaten gerek de yoktu. Şimdilerde anlıyorum ki aslında benim bunları duymaya ihtiyacım vardı. Bağımlısı olmuştum bir yerde. Sonunda beynim yandı. Ve iç görüyle tanıştım. Her zaman haklı, her zaman iyi olmadığımı gördüm, anladım ve kabul ettim. Sorumluluğumu üstlendim. Değiştirebileceğim tek şey vardı: O da bendim. Bu da bir şey, deyip razı oldum. Bu aşamada beni kurtaran yazı oldu. Yazı konuşmak gibi değildi. Dürüsttü. Benim açımdan egonun sustuğu tek yerdi. Yanlış anlaşılmasın egoyu alt etmek gerektiğini düşünenlerden değilim ben, yalnızca adam edilmeye, yeri geldiğinde haddini bilmeye ihtiyacı olduğunu düşünürüm. Fakat bir hata yaptım: Yazmakla yetinmeyip, alışkanlık gereği iç ve dış konuşmalara devam etme gafletinde bulundum. Ve hayatımın ikinci sancılı dönemi de böylece başlamış oldu: Kendini insafsızca eleştirme dönemi. Ama böyle dönemler çok kıymetlidir insan hayatında. İlkinin bana armağanı ‘kendimi bilmek’ oldu, ikincisininki ise ‘kendimi bulmak’.