Mona Lisa Gülüşü

  Kimbilir kaçıncı kez karşısında takılıp kaldım: Mona Lisa Gülüşü her defasında farklı bir tat ve başka izler bırakıyor bende.

  Amerikan yapımı film kadın özgürlüğü hareketinin ilk kıpırdanmalarının görüldüğü 50’li yıllarda geçiyor. Kocalarının kariyerini destekleyecek ideal eş ve anneye dönüşmeleri için gönderildikleri bir okulda, kendilerini keşfeden kadınların hikayeleri anlatılıyor. Filme adını veren sahne çok eskilere götürdü beni: Mensup olduğu çevre gereği yaptığı prestij evliliğinde çocukluğundan itibaren beynine işlenen rüya prototipinin yerine, yalnızlık ve aldatılmadan öte bir şey bulamayan gözü yaşlı genç kadın, önünde açık duran Mona Lisa röprodüksüyonunu göstererek annesine: “ Gülümsüyor. Mutlu mu sence?” diye soruyor.“Önemli olan kimseye söylememek” diye yanıtlıyor annesi ve kızına kirli çamaşırlarını herkesin önünde yıkamamasını tembihliyor.

Küçük bir kızken etrafımda geçen nice dertleşmeden bilinçsizce dağarcığıma kattığım 'köşeye sıkışmış kadın' hikayelerinin arasında bir tur attım: Kol kırılsa da, yen içinde kalması gerektiği için kocalarının alkol, aldatma, dayak ve benzeri hakaretlerinin ayıbını, en çok da annelerinin dayatması yüzünden üstlenip örtmeye çalışan kadınların çaresizliklerini hatırladım. Anneler kızlarını sevmediği için değil şüphesiz, sadece bu çaresizliği daha da ağır koşullarda deneyimlemiş oldukları ve başka bir çözüm yolu görmedikleri, bilmedikleri için.. Filmin ilerleyen sahnelerinde aynı genç kadını bu kez annesine meydan okurken görüyoruz fakat yüzünde hâlâ ondan anlayış dilenen ve çaresizce onayını bekleyen bir ifade var. Biliyor musunuz, kadınlardaki bu onaylanma takıntısı daha kundaktayken başlıyormuş. Hayatının ilk üç ayında kız bebeğin göz teması kurma ve bakışma yeteneği yüzde 400 oranında artarken, erkek bebeğinkinde kayda değer bir ilerleme gözlenmiyormuş. Erken çağda yüz ifadelerinden anlam çıkarmayı öğrenen kadınlar, zaman içinde bunu başkalarının onayını alıp almadıklarını sorgulama alışkanlığına dönüştürüyorlar. Çünkü kadın beyni bilinçaltında taşıdığımız mağara devri programına göre topluluk içinde barışçıl ve uyumlu ilişkiler geliştirmek üzere kodlanmıştır. Sevilmemek ve topluluktan dışlanmak ilkel beynimize göre ölüme eş değerdir. Neyse ki kadınların bu eşiği aştıkları bir noktaya vardık. Kadınlar, kendi kendilerini onaylamadıkları takdirde, kimseden onay göremeyeceklerinin farkına vardılar. Eril dünya düzeninde erkeklerle aşık atarak değil; ancak kendileri gibi olarak fark yaratabileceklerini anladılar. Kadınlar artık kendilerini oldukları gibi seviyor ve onaylıyorlar. Önceki akşam İstiklal Caddesi’ne dökülen kadınlar, bir değişimin ayak sesleridir aslında. Ülke geneline bakıp bir avuç olduklarını düşünmeyin sakın. Çünkü yine sinirbilim alanında yapılan keşifler, beyinin giderek artan potansiyelini ve ayna hücrelerin artışı sayesinde değişimin insandan insana nasıl hızlı yayıldığını ortaya koyuyor. Bu noktada kadın erkek hepimize düşen sorumluluk neye odaklandığımıza dikkat etmektir. Çünkü ektiğimizi biçme dönemindeyiz.