Çanlar benim için çalıyor, duyuyorum

Araftayım. Ne o tarafta, ne de bu taraftayım. Belki çokça bu taraftayım ama biraz da o tarafta olduğum için ruhum huzur bulmuyor. Yarım gönülle katıldığım bir etkinlikte soru soran insanlara kızıyorum.

         

Hem de ne kızmak. Sorularıyla değil derdim. Soru sorma kisvesi altında söz isteyip, kısmen moderatörü övmek, kısmen kendi kısır görüşlerini paylaşmak üzere soru cevap bölümünü kilitlemelerine öfkeliyim. “Peki senin bir sorun vardı da, soramadın mı?” diyecek olursanız: Hayır, ilgisi yok. Tahammülsüzüm ve de hoşgörüsüz. Kısmen düşüncelere, kısmen de tavırlarına karşı… Oradan çıktıktan sonra da dinmiyor öfkem. Önüme gelene kızıyorum: Bana yardımcı olmaya çalışan kasiyere, sakarlık etti diye; beni almak için kalkıp gelen eşime yokuşa park ettiği için -kapıları açmakta zorlanıyorum da… Allah’tan çenemi tutmayı başarıyorum ama içimde kaynayan bir kazan var. Neden diyorum? Basit aksiliklerin üst üste geldiği bir gün sadece, her zaman olurdu bu. Neden bu kez karnımda fokurdayan öfke burnumdan tütüyor? “Bir tercihte bulun, hemen şimdi!” diyor içimdeki ses. Artık içimdeki ses midir, sağduyunun sesi mi, hissi kablelvuku mu, her ne zıkkımsa… “Burnumdan solurken ne kararı?” diye tıslıyorum. “Esas şimdi bu haldeyken kararını vermelisin” diye zorluyor beni. Bir sonrakinde çok daha zor olacağını hissediyorum o an. Artık seçim yapma zamanı. Çanlar benim için çalıyor, duyuyorum. Artık doğru bildiklerimi, yazdıklarımı, anlattıklarımı, inandıklarımı bütünüyle yaşamıma sokmadan; fikrim, zikrim, davranışlarım, anlık tepkilerimle ‘ben’ bir olmadan yaşayamayacağımı görüyorum. Yazdıklarımıza, paylaştıklarımıza baksanıza. Hepimiz kendi çapımızda birer bilgeyiz. İyi de bu olgunluk ve nezaket neden ilişkilerimize yansımıyor? Herkes kendine Müslüman çünkü. Bu yüzden tahammülsüzlük had safhada, çatışma had safhada, kutuplaşma had safhada. Gönlümüzün arzu ettiği oluş halini yaşamaya cesaret edemiyoruz sanki. Çoğul konuşuyorum, ben başardım diyenler üzerlerine alınmasınlar lütfen. Ben yapamadım. Herkesi kucaklamak, hoş görmek isteyen gönlümle, alışkanlık haline gelmiş olan davranışlarımın ve tepkilerimin arasında sıkışmış haldeyim. Fakat etrafımızda dönüp duran enerjiler artık çok kuvvetli, çok daha tahammülsüz. Aydınlanma anlarıyla avunma, övünme zamanı bitti. Artık değişim isteniyor bizden. Dürüstlük, açık yüreklilik, olgunluk ama ‘ama’sız, koşulsuz cinsinden. Olup bitenlerde suçlu aramak boşuna. Bizler, her birimiz iç barışa ulaşmadan, dünya huzur bulmayacak. Düne kadar bunun yavaş ilerleyen, sindire sindire yol alacağımız bir süreç olduğuna inanırdım ama son dönemde adeta boğazıma basan enerjinin benden karşılık beklediğini hissediyorum. Bunu fark etmeme rağmen kendimi hâlâ askıda bekletiyorum. Gandhi’nin sözlerini hatırlıyorum, zaten hiç aklımdan çıkmıyor bu aralar: “Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.” Ne diyebilirim? Öyle olmaz inşallah…