Gerçeği söyleme cesareti

 "Bana mutsuzluk veren insanları hayatımdan çıkardım" dedi arkadaşım. 

         

             Mücadele ettiği amansız hastalığın sebebini de çaresini de bulmuş olmanın rahatlığı vardı yüzünde. Coşkuyla tebrik ettim onu. Kastettiği kişilerle arasında arkadaşımı ezen ve yoran bir ilişki vardı. Onbeş yıl önce yaptığımız bu konuşma, bir kitapta okuduğum satırlarla canlanıverdi: Aynı tekrarları yaşamaktan bıkıp usanan kitap kahramanım “İnsanlardan uzak kaldığım sürece sorun yok” diye sızlanıyordu.   

          Arkadaşıma hoşlanmadığı kişileri başından def etmesini hangi akılla tavsiye ettiğimi hatırlamaya çalıştım: Yaşadıklarının sorumluluğunu çevresine üleştiren güdük bir anlayışın mutsuz temsilcisi olarak hiç şüphesiz. Eğer ona gerçeklerden söz etmeye cesaretim olsaydı, kişilere değil duygularına odaklanmasını söylemem gerekirdi. İlişkilerindeki sorunların kendini güvensiz ve çaresiz hissetmesinden kaynaklandığını bugün bile gayet net şekilde hatırlıyorum. Oysa biz her kahve sohbetimizde aynı insanları dilimize dolayarak onların anlayışsızlığından ve acımasızlığından bahsederdik. Sorsan dertleşiyorduk işte... Seviyorduk birbirimizi... Günlük hayatta epeyce vaktimizi alan dedikodu müessesesi de bu çark üzerinden geçimini sağlıyor. Çünkü herkesin yakınacağı birkaç kötü adamı ve kendisini sonsuz anlayışla dinleyip her sözüne onay verecek birkaç iyi adamı var. Birbirimize sadece duymak istediklerimizi söylemek üzerine örtülü bir antlaşmamız var sanki: Arkadaşlarımızın her zaman dürüst davranmaları gerekmiyor, her koşulda yanımızda dursunlar, bizimle aynı fikirde olsunlar yeter. Bir kez bile "Sorun sende çünkü öz saygın eksik, kendine güvenin yok, şüphecisin, korkuyorsun, bencilsin, kibirlisin, kapris yapıyorsun ya da takıntılısın" diyemedik birbirimize. Çünkü bunları böyle yazmak kolay ancak işitmek zordur. Bir başkasına, hele de sevdiğin bir insana söylemekse adam akıllı cesaret ister. Fakat körü körüne sürdürdüğümüz kendini aklama ve yüceltme çabası da, hayatımızı cehenneme çeviren bir kısır döngü yaratıyor. Asla yakanızı bırakmayan birkaç kötü adamla, acınızı uyuşturan birkaç iyi adam bu döngüyü yaşamakta olduğunuzun başlıca kanıtıdır. Yani arkadaşlarımızla hısımlarımız aynı gerçeğin iki yüzüdür ve aynı amaca hizmet ederler. Öyleyse ne yapmalı? Belki de denenmeyeni, bizi korkutanı seçmeliyiz: Biraz kirlenmeyi göze alarak patlamaya izin vermeliyiz. Gerektiği yerde “dost acı söyler” sözünün hakkını vermeliyiz.  Çözüm sızlanmayı bırakıp, yaşadığımız hayatın sorumluluğunu üstlendiğimiz yerden başlıyor. Bir örnek vermek gerekirse: Öz saygımı kazanamadığım sürece beni ezen insanlar etrafımdan hiç eksik olmayacaktır. Hayatımdan çıkardığımı sandığım kişiler yeni kimliklerle geri geleceklerdir. Ya da başkalarının onayına takılıp kaldığım sürece ne bir adım ileri gidebilirim hayatta, ne de kendi sözümü söyleyecek cesareti bulabilirim. Ortalığı temizlerken ise iki kere dikkat kesilmeli insan çünkü çoktan kirlettiğimiz eski bezlerle temizlik olmuyor. Eski alışkanlıklarla yeni bir hayat kurulamıyor. Son olarak şunu da eklemek zorundayım: Bunları böylece yazmak kolay ama hayata geçirmek ise zordur, dirayet ister. Ama nihayetinde dönüştürücüdür.