Kendi kendimize anlattığımız hikayeler

Fazlalıklardan arınma üzerine odaklanacağımız bir hikâyecilik atölyesi hazırlarken sanki “bunu da unutma” der gibi önüme düşüverdi. Posta kutusuna gelen bir bildirimle ekranda beliren genç kadın; Emily Esfahani Smith kendi kendimize anlattığımız hikâyelerin yaşam amacımızı taşıyan kolonlardan biri olduğunu anlatıyordu.

 

Hikâyeciliğin gücünü farkedenlerin sayısı son dönemde katlanarak arttı. Herkes iş hayatında, sunumlarında, konuşmalarında sosyal medyadaki paylaşımlarında hikâyeciliğin büyüsünden yararlanmak istiyor. Anlattığımız hikâyelerle ilham vermek, etkilemek, ikna etmek için fazlasıyla özenli ve hevesliyiz. Peki ama ya kendimize, kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeler? Gerilim yüklü olanlar hep mi bize kalır arkadaş? Etrafımıza umut ve iyimserlik dağıtan zihnimiz, kendimize gelince hep mi imkansızlıklar nakaratında takılır?

Tasarlayarak sunduğumuz hikâyelerin insanlara erişim gücünü görüyoruz. Peki kendimize anlatıp durduğumuz hikâyelerin benliğimizde iz bırakmadan geçip gittiğini varsayabilir miyiz? Kendimize anlattığımız hikâyelerle beynimizde dört şeritli anayollar döşüyoruz. Gıcır gıcır asfaltlanmış yollar bunlar. En az on yıllığına yap işlet devret modeliyle döşediğimiz için mecburen bol bol gidip geleceğiz bu yollardan.

Tesadüf müdür bilmem son dönemde kime dokunsam “anlattıklarınız güzel de benim gerçeğim de bunlar” diye, kendilerini zorlayan, iyimserliklerini kursaklarında bırakan zor kişilerden şikayet ediyorlar. İtiraz ederken nasıl da umutsuzlar. Oysa o yolları açan da biziz. Ne emekler vererek, ne diller dökerek, ne hikâyeler anlatarak döşediğimizin farkında bile değiliz çoğu zaman.

Yollar bir kez açıldıktan sonra güzergah değiştirmek hiç kolay olmuyor ama yine de mümkün. Daha kolay olanı o yolları yapım aşamasındayken yakalamak ve inşaatı mühürlemek. Zihnimizi başı boş bırakmamalı yoksa ne çeşit hikâyeler anlatacağı hiç belli olmuyor.

Karşımıza çıkan kişinin davranışına göre değerlerimizden ya da iyi olanı takdir edip, kötüye itiraz etmekten vazgeçeceksek bunun adı da şark kurnazlığı oluyor. Bir dostum “insanlar insanları değil, ilkeleri takip eder” der. İnsandır bu, beşer şaşar. Kendi kendine nasıl bir hikâye anlatmakta olduğunu bilemezsiniz. Siz kendi hikâyelerinize bakın. Dinleyemeye değer mi? Canlı mı? İlham veriyor mu? Büyümenize hizmet eder bir tarafı var mı? Yoksa bırakın gitsinler – ki dinlemek istediğiniz hikâyelere yer açılsın. Emily Esfahani Smith’in hikâyesine gelince. Kitabı bende sıraya girdi: The Power of Meaning. Bir özetini almak isterseniz internetteki TED konuşmasını izleyebilirsiniz.