Yazın… Mutlaka ama mutlaka yazın

“Ne mutlu sana yazıyorsun, ben hiç beceremiyorum” dedi arkadaşım.

 

 “Yok canım olur mu öyle şey, yanlışın var, bakalım birara…” gibisinden bir şeyler geveledim. Sözlerim daha onun kulağına bile ulaşamadan ortamın gürültüsünde kaybolup gitti. Yarısını duydu yarısını duymadı, gülüştük. Ama diyemediklerim içimde kaldı açıkçası. O yüzden şimdi güçlü bir şekilde söylüyorum: “Yazın… mutlaka ama mutlaka yazın.” Yoksa hayatınız kaybolup gidecek, bana inanın. O karşılaşmanın yaşandığı yılbaşı kutlamasından hemen sonra, tesadüf bu ya yıllar önce tuttuğum bir günlük çıktı karşıma. Hayatımda ilk defa kendimi özgürce açtığım bir günlüktü o. Yazdıklarımdan öylesine utanmıştım ki kilit koymuşum. Şifresini bir çırpıda hatırlamamsa günün ikinci sürpriziydi. Baştan sona olmasa da şurasından burasından epeyce bir bölümünü okudum. Şaşkınlığımı size anlatamam: Bunları ben mi yazmışım, bunları ben mi yaşamışım? Tamam fazla çalışmaktan beynimin ara ara su kaynatıp unutkanlık yaptığı doğrudur ama bu raddeye de gelmedi henüz. Elbette yaşadıklarımı ana hatlarıyla hatırlıyorum ama sorsalar üst üste on cümleden fazlasını kuramam. Oysa o hatırata 35 bin kelime dökülmüş kalbimden. Yani hayatımın beş yıllık bölümünden bir kısa roman çıkar. En önemlisi de ne biliyor musunuz? Bakınca neyin, neye, ne şekilde sebebiyet verdiğini; neyin neye evrildiğini; bir anlayışın adım adım belirişini, hayatınızı ilmek ilmek nasıl dokuduğunuzu takip edebiliyorsunuz. Hayatın düşüncelerle inşaa edildiğini, düşüncelere gücünü veren şeyinse duygularınız olduğunu anlıyorsunuz. Bu istisnasız her olayda bu şekilde çalışmış. Hafızamdakiler büyük ölçüde şu oldu, bu oldu gibisinden genel geçer bir kronolojiden ibaretken, o döneme dair anlamlı olan ne varsa, o satırlardaydı. Öylesine kıymetli bilgiler elde etmiştim ki, kendimi hazine bulmuş gibi hissettim. Yaşadıklarınız hayatın gürültüsü içinde kaybolup gitmesin. Yazın, yalnızca kendiniz için yazın. Montaigne “Yabancı hiçbir boşluğa yer vermeksizin, kendi kendimizle her gün baş başa verip dertleşmeliyiz”* demiş. Siz de kendinizle dertleşmek ve kendinizi tanımak için vakit ayırın. Kalem ve kağıt bunu gerçekleştirmek için en elverişli ortamdır. Zaten bütün gün al takke ver külah düşünüp duruyorum, demeyin. Ben de öyle. Ama yazı farklıdır. Çünkü düşünceleriniz kağıda döküldükçe sihirli bir şekilde kendilerini açıklamaya başlarlar. Ve bu, istisnasız her zaman böyle çalışır, bana inanın.

*Denemeler, Montaigne. Cem Yayınevi, 1989