İLK AĞACI KİM SÜSLEDİ?

Merak etmeyin, “ağaç süslemek Türklerin adeti mi yoksa Hıristiyanların mı?” başlığı altında açılan tartışmaya katılıp en kapsamlı bilgiyi vermeye kalkışmayacağım.

 

Seviyorsanız süsleyin ağacınızı, dalınızı ya da narınızı… Evinizin baş köşesine koyun, sizin adetiniz olsun, içinizden gelsin, içinize sinsin yeter. Onun mu bunun mu yerine, daha derin bir biliş ve aidiyet duygusu var hatırlamamız gereken. Hele bugünlerde ne çok ihtiyacımız var ona: Tanrıçanın armağanlarına … Daha ilk çam ağacının bile süslenmediği, insanların milletlere ya da dinlere ayrılmadığı, sınırların çizilmediği çok ama çok eski zamanlarda varoluşa dair tüm açıklamalar dişil gücü esas alırmış, yani Tanrıçayı. Güneşten bile güçlüymüş o günlerde. Evren onun bedeniymiş. Güneşi batıdan yutar, doğudan doğururmuş her yeni günde. İnsanoğlu toprağa bağımlıymış, onu besleyip doyuran da Tanrıçaymış. Sonra mızrak ortaya çıkmış. Önce avcılığı keşfetmiş insanlar, sonra savaşmayı. Hikayelerin bize aktardığına göre Tanrıça’nın ruhu işte o günlerde zorunlu bir sürgüne gönderilmiş. Gidiş o gidiş. O günden sonra yeryüzünde rekabetçi eril ilke egemen olmuş. Tanrıça deyip durduğum dişil ilke, doğası gereği beslemeyi, yaratıcılığı ve işbirliğini destekler. Etkiye tepkiyle karşılık vermez. Memesini ısıran bebeğine gülüp geçen anne gibi sadece kendi doğasını yaşar, başka türlüsünü bilmez. Yine doğası gereği iyiyi de kötüyü de içine alacak kadar yeri ve tümünü besleyip dönüştürecek kadar şefkati vardır. Anlattıklarım naif geldiyse annenizin size nasıl baktığına dikkat kesilin. Dişil ilke her ne kadar sürgüne gönderilse de annelerin kalplerinden armağanlarını dağıtmaya devam ediyor. Fakat aşmamız gereken eşik o kalbi çocuklarımızın ötesine de aynı prensiplerle açılabilmek. Şefkat beşikten, anne kucağından çıkıp bütüne bonkörce dağılabilmeli. Tanrıçanın armağanı kadınlar kadar erkekler için de önemli ve içselleştirilmesi gereken değerler dizisi. Şefkat tüm insanların deneyimine açık. Aslına bakarsanız ikibinli yıllarda bunu konuşuyor olmalıydı insanoğlu, balistik füzeleri değil. Eril rekabet yeterince deneyimlenmedi mi? Sonunu bile bile, binlerce yıldır aynı döngüyü tekrar tekrar yaşıyoruz. Meseleyi baştan sona yanlış anladık çünkü. Oysa hikayeler elimizin altında pırıl pırıl parlamakta. Başımızı ekranlardan kaldırıp bir bakabilsek. Hikayelerde annelik kendinden vazgeçmektir. Erkek öğe rekabetçi ve benmerkezcidir. Kahraman -ki genellikle erkektir, Tanrıçayla karşılaştıktan sonra bir dizi sınavdan geçer ve bu sınavları aşarsa tanrıçayla, kraliçeyle ya da prensesle evlenir. Joseph Campbelle bu buluşmayı şöyle tarif ediyor: “Dünyanın kraliçesiyle mistik bir evlilik, kahramanın yaşam ustalığını temsil eder. Çünkü kadın yaşamdır, kahraman onun bileni ve efendisidir.” Özetle: Şefkat feminenlik değil, erkek-kadın arayışımızın tamamına ereceği son noktadır.

Kaynak: Mitolojinin Gücü, Joseph Campbell, Bill Moyers, MediaCat