Zor zamanlardan geçerken

Bir süredir gri bulutlar var üzerimizde…

İlişkilerimiz, iç dünyamız, geleceğe inancımız, rüyalarımız hep puslu, gölgeli. İki rengin birbirine girdiği bir meydan muharebesinin etkisinde geçiyor yaşamlarımız. Kişilerden, taraflardan, ülkelerden, sınırlardan bağımsız; insanlık ailesi olarak geçiyoruz bu savaşın içinden. Yine de her birimiz pirüpak sayıyoruz kendimizi. Fakat böyle bir ortamda mümkün mü? Kızgınlık ve öfke kolayca baştan çıkarabiliyor bizi. Adalete, hakka olan inancımız bizzat tarafımızdan o dakika delik deşik ediliyor. Aslında ilk önce korkular ve endişeler delik açıyor bünyemizde ve geri kalan ne varsa bu deliklerden sızarak dünyamızı alt üst ediyor. Çoğu zaman korkunun kendisi başımıza gelmesinden korktuğumuz o kötü şeyden daha güçlüdür. Cehennemin kapısında beklemek gibidir korku, her gün yanarsınız. Oysa ateşe düşmek, sadece bir kere. Yanar kavrulur ama eninde sonunda şifa bulur insan. Üstelik hazır olduğumuzda yaşam, mücadele enerjisiyle el verir bize. Tabii izin verdiğimiz ölçüde.

Hiç kimse yoktur ki elini gerçekten uzattığında geri çevrilsin. Buna rağmen acıda kalıyorsa, vardır bir bildiği. Her insanın öğrenme, pişme süreci farklı. Çünkü karanlık da yalnızca acı değil aslında. Karanlığın içinde sakin ve sessiz kalabilmeyi başardığımızda, Yerdeniz Üçlemesi’nin Tenar’ı gibi “yutulmayı” göze aldığımızda karanlık konuşmaya başlıyor. O anlattıkça dağılıyor bulutlar. İlk önce de kendi ürettiklerimiz açılıyor. Çünkü kendi sorumluluğunu görmeyen başkalarını anlayamıyor. Ve ne yazık ki karanlığı anlamayan gerçekten aydınlığa çıkamıyor. Böyle atıp tuttuğuma bakmayın, bir kuş kadar ürkektir bünyem. Savrulmalarım, paniğe kapılmalarım da meşhurdur. Ama her nasılsa zamanı geldiğinde elimi uzatınca ulaşabildiğim, dağlar kadar sağlam bir yanım olduğunu da bilirim. Ben yılgınlığa kapılıp kaybolsam bile o bir yolunu bulup ulaşır bana. O zaman hatırlarım. Ruhum hatırlar. Çünkü ruhum bugün yeryüzünde olduğum kişiden çok daha bilgedir.

Belki de bu sebeple fazla el sürmez hayatıma. Elimdekiyle yetinmek kör ve kırılgan tarafımla yola devam etmek zorundayım. Oyunun kuralı böyle. Ama bir süre önce bu savrulmalardan mütevellit zaman kaybını önleyebilmek için bir hedef koydum kendime. Unutmayayım diye kocaman puntolarla yazıp zihnimin kaçıştan önceki son çıkışına astım. Yerinde duruyor mu diye de, sık sık yokluyorum. Bu hayatta inançlarımdan daha kıymetli ve daha anlamlı bir şey yok. Doğru, güzel ne varsa “ama”sız inanmak, istisnalar koymadan hayata güvenmek zorundayım. Nasıl ki bir deniz feneri işe yarayıp yaramadığını sorgulamadan zifiri karanlığı aydınlatmaya devam ediyorsa, ben de kaçacak delik, tutunacak dal aramak yerine kendi öz adamda ışığımı korumaya odaklanmalıyım. Çünkü diğer tarafı defalarca gördüm ben, inanın hiçbir yere çıkmıyor.