YÜZE BAKMAĞA YÜZ GEREK

Kitabevi Yayınları, “Fuat Yöndemli’ye Armağan” kitabını yayınladı. Fuat Yöndemli kimdir?  1951 Niğde doğumlu. KBB alanında öğretim üyesi.  Çok yönlü bir sanatçı. Sanatçı doktorlar için hani “Tıbbiye’den bazen doktor da çıkar” diye espri yaparlar ya,  Prof. Dr. Fuat Yöndemli’nin de on parmağında on marifet var.


“Fuat Yöndemli’ye Armağan” kitabını Haşim Karpuz, Mert Kocaman ve Alev Bulaşkan hazırlamış.  Kitabın içeriğinde Yöndemli dostlarının “Tıp Tarihi, Sanat Tarihi, Türklük Bilimi, Halkbilimi ve Hatıra Yazıları” yer alıyor.
M. Sabri Koz’un yazısı  “Konudan Konuya Beş Küçük Yazma “ başlığını taşıyor. Kendi kütüphanesinde yer alan yazmalar arasında biri dışında az yapraklı ya da eni boyu küçük olanlardan söz ediyor.
Ben M. Sabri Koz’un yazmalar ile ilgili araştırmasını, verdiği bilgileri, gösterdiği zengin kaynakları anlatmayacağım. Amacım, beşinci sırada bulunan ve iki yapraklı yazmada yer alan bir darb-ı meseli yazıma girizgâh yapmak.  Teşbihte hata olmaz sözüne sığınıp politikacılara ithaf etmek… Orijinal haliyle alıntı yapıyorum:  
“Bir âdem bir hâzır-cevâb âdem[e] sormuş ki ‘Bu köpekler gavgâ iderken yüzlerini birbirinden çevirirler, niçün böyle iderler?’ Hâzır cevâb dahi eger barışurlar ise birbirinün yüzine bakmağa yüzimiz olsun deyü’ demiş.”
Dün birbirlerine “dirhemini yiyen it kudurur” örneği sözler eden kimi kişilerin bugün kuzu sarması olduklarını, dün kuzu sarması olanların bugün birbirlerine  ağır küfür sayılabilecek sözler etmekte olduklarını görüyoruz. Hal böyleyken karşı karşıya geldiklerinde tokalaşıp sohbet ettiklerini de görünce dilimizi yutasımız geliyor.
Şu siyaset adamlarına bir bakınız. Aynı gemide oldukları için bir birinin yüzüne bakmak zorunda oldukları halde, öyle sözler söylüyorlar ki, hicap perdesi dayanamayıp yırtılıyor.
 Atalarımız, “Bakacağın yüze, utanacağın sözü söyleme, ” demişler. “Davranışlarına dikkat et; yeniden yüz yüze gelebileceğini düşün!” demek istemişler. Bu sözün bir başka şekli de "Bakacağın yüze tükürme, tüküreceğin yüze bakma!" şeklinde olsa gerek. Daha ağır eylemlisi de var ama ben söylemeyeyim.
Oysa dilimiz, fitne ve fesat için değil; güven, huzur, dinginlik için dönmeli. Sözlerimiz, gıybet, dedikodu, iftira ve yalan için değil; güçlü dostluk, doğruluk için dökülmeli. Kin, nefret ve düşmanlığa değil; kaynaşma, sevgi, hoşgörü,  kardeşliğe elverişli olmalı.
Halkımız hoşlarına giden veya güzel, anlamlı buldukları sözleri birilerine mal ederler. Kimi zaman Mevlana olur, kimi zaman Yunus, kimi zaman Hacıbektaş, Aşık Veysel… Hazret-i Ali’ye bile mal ederler. Mevlana’ya mal edilen söz şöyle: “İnsanda güzel olan yüzdür. Yüzde güzel olan gözdür, Ama insanı insan yapan ağzından çıkan sözdür.”
 Yusuf Has Hacip de şöyle söylemiş: “Lüzumsuz söz yanan ateş gibidir; onu ağızdan çıkarmamalısın, sonra kendin yanarsın. Dilin söylediği iyi söz ise akarsu gibidir; nereye akarsa orada çiçekler açar.”
Evet, söz var gelir geçer, söz var deler geçer, derler. Ama Yunus’un sözü kulaklara küpe olmalı: “Söz ola kestire başı, / Söz ola kestire savaşı, / Söz ola ağulu aşı, / Bal ile yağ eder bir söz.”
“İyi sözün aslın bilen / Derdi bu söz nerden gelir / Söz aslını anlamayan / Sanır bu söz benden gelir.”
Yunus’tan sonra sözü yine Mevlana’ya mal edilmiş söze getirelim: “Ağızdan çıkan söz bil ki, yaydan fırlayan ok gibidir. O ok gittiği yerden geri dönmez. Seli baştan bağlamak gerek. İnce sözler keskin kılıca benzer. Kalkanın yoksa geri dur.”
Günümüzün Gümüşhaneli ve öğretmen kökenli şairlerinden Zülfikar Yapar Kaleli’nin bir dörtlüğü var:
“Mecalsize iniş gerek, düz gerek
 Maskaraya üstü açık söz gerek
 Lafı lafazana yedirirler de
 Utanmaya, kızarmaya yüz gerek.”

İşte sözün kısası, mesajımızın özü  bu. İnsanoğlu, ne söylediğini,  kime söylediğini ve ne zaman söylediğini unutmamalı? Elbette demans olmamışsa…  



Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0
hizmet koşulları.

Yorumlar